|
Dar´ul
Erkam Talebeleriyle yaptığımız
Bosna gezisinden
notlar
Sabah namazını Hırvatistanda kılarak sabahın erken saatlarinde Müslümanların
son şehri Binhaca ulaştık. Gözü yaşlıydı Binhacın, Bosnanın!
Yağmur ve sis bize şehrin güzelliğini ve sırpların kurşun
izlerini saklıyordu. İlk gördüğümüz
fırından börek almak için arabamızı durdurduk. İşaretlerle
ancak anlaşabildiğimiz ama ayrılırken Allaha Emanet lafzıyla bizi uğurlayan
tezgahtar bacımızın ALLAHA EMANET sözü bizi uykudan uyandırmıştı
adeta. ‘ALLAHA EMANET’ sanki Bosna’nın markasıydı. Bu sözle
karşılandık ve bu sözle
uğurlandık. Bu söz kulaklarımızın bosnayı çıkana kadar en çok
duyduğu sözüydü.
Farklı bir duygu ve düşünce içerisinde Travnik şehrine doğru
ilerliyorduk artık.
Camisiz minaresiz köyler geride kalmıştı, her köyde
en az bir minareli cami sayıyor yanına varıp gözlerimiz doğrumu gördü
acaba diye penceresınden içeri bakıyorduk. Genel olarak camilerin bahçeleri
şehidliklerle doluydu tarih 1992-1995! Köyler sıklaşıp camiler
minarelerini gizlemedikleri için bizde uzaktan selamlaşıp
yolumuza devam ediyorduk. Bu camiler Travniğe vardığımızda aniden
çoğalmıştı nereye baksak bir cami avlusunda şadırvan.
Travnik İçinde medrese barındıran birkaç şehirden birisidir.
Ayrıca
harpte düşmana aman vermemiş Ahmed Adilovic komutasında müslümanske
snage kuvvetlerini kurarak hürriyet mücadelesi vermişti.

Bizde gelmişken
hem Osmanlıdan kalma medreseyi hemde Gazi komutan Ahmed Adilovici
ziyaret ederek duasını almak istedik. Medreseye vardığımızda
istisnai bir proğramın olduğuna şahid olmuştuk! 7 yıl önce
medreseden mezun olanlar o gün orda buluşup hasret gidereceklermiş.Bir
kaç tanesiyle tanıştığımızda hepsininde Avrupanın çeşitli ülkelerinde
imamlık yaptığını öğrendik. Kendisi aynı zamanda medrese mezunu
olup medresenin sorumlusu olan Ahmed Adilovıç’i sorduk. Hemen çağırdılar.
Sanki hasretlik gideriyormuş gibi birbirimize ısınmıştık, Sağolsun
bizlerle ilgilendi medreseyi ve Travnikte çıkan mavi suyu gezdirdi.
Yol boyunca öğrenmek istediğimiz soruları cevapladı hemde güzel
bir sohbet oldu, Bizlerle ingilizce anlaşan Adilovic evvela bizleri göndermek
istemesede mazeretimiz karşısında ancak müsade alıp Travniğin Osmanlıdan kalma kalesinide gezdikten
sonra gezimizin en önemli yeri
olan Saraybosnaya doğru yola koyulduk.
Saraybosna güzel bir şehir. Katolik, Ortodoks
ve islam dini’nin buluştuğu, sona erdiği veya başladığı üç bölge
arasında küçük bir noktadır Saraybosna. Ayrıca yahudilik de yine
burada mevcuttur (Endülüsten gelme). Hatta birbirlerine 100 metreyi geçmeyen
bir mesafedeki mabedleri asırlarca kavgasız gürültüsüz bir arada
yaşamışlardır! Tabi bu ancak islamın farklı dinlerdeki insanlara
dinlerini yaşama hürriyeti vermesinin bir tezahürüdür.
Bosna ve Hersek çatışması esnasında Saraybosna 1300 günlük
bir süre boyunca kuşatma altında kalmış. Bu bir şehrin kuşatma
altında kaldığı tarihteki en uzun süredir.
Keskin nişancılar muhasara altındaki masum bosnalı dindaşlarımızı 1300 gün boyunca avlamışlar.
Şehre girerken sağa sola serpiştirilmiş birbirinden farklı mimari
estetiğe sahip o muhteşem binalar ve aralarına serpiştirilmişcesine
yapılmış eski ve yeni camiler kulaklarımızı çınlatan Allaha
emanet sözleriyle Saraybosnaya girdik.

Avrupada benzeri olmayan bu şehir
artık aradığımız manevi atmosferi bize sunmaya hazırdı! Büyüklüğü
ve gösterişiyle dikkatlerimizi çeken bir camide
ikindi namazını eda
ettikten sonra şehir merkezine doğru hareket ettik. Her gördüğümüz
camiye gitmek bir mescid namazı kılmak geliyordu içimizden. Merkeze
yaklaştıkca camiler sağlı sollu Osmanlı mimarisi ile karşımıza
çıkmaya başladı.

Bu gördüğümüz
muhteşem manzara karşısında
dilimiz tutuldu desek azdır. Mescid namazı için girdiğimiz
Paşa
camii sanki Omanlı’ın daha var olduğunu kulaklarımıza fısıldamaktaydı.
Camiden çıkıp ilerlerlerken kendimizi meşhur baş çarşının içinde
bulmuştuk.

Artık camiler birbirine 100 metreyi geçmeyen uzaklıklardaydı.
Meydanlardaki Osmanlı çeşmeleri, yol kenarlarındaki seyyar satıcılar, ortalarda sadaka için dolanan
başörtülü nine hatunlar,
bize hayaller aleminde Osmanlı’nın bu şehre hakimiyetinden
bahsediyordu. Arabamızı park edip o güzel mekanlarda teneffüs etmek
niyetiyle ayağımızı yere basar basmaz bize kalacak yer ayarlayan
bosnalı ama almanyada doktorluk yapan kardeşimiz Senaddan telefon
geldi. Nerde olduğumuzu soruyordu. Bizde Saraybosna başçarşıda olduğumuzu
haber verince aniden durakladı ve kendininde orada olduğunu söyledi.
Nitekim beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkan bu dostumuz bize
Osmanlı hanlarından birinde Bosna’nın en meşhur yemeği olan
‘civapcici’ ziyafeti verdi. Ziyafetin ardından akşam namazını hep
birlikte Saraybosna’nın en meşhur camisi olan Hüsrevbey camiinde kıldık.
İmamla selamlaşıp hatıra fotoğrafı çekilirken kulaklarımızı çınlatacak
şu söz beynimize kazınıyordu! BİZ TÜRKLERİ İKİNCİ KEZ BEKLİYORUZ.

Ne demek istediğini büyük bir sessizlik içinde anlamıştık, sözündeki
samimiyet gözlerindeki ışıltıdan anlaşılıyordu. Bu içten yaptığı
temenni ile bizleri derin bir tefekküre daldırmıştı. Beklenilen türkler
acaba neredeydi? neyin peşindeydi? Raydan çıkmış tren misali
adaletin mum ışığıyla arandığı bu zamanda, adaleti tesis edecek
bir ruh bir çalışma ile uykusu kaçıyormuydu beklenilen Türklerin!
Oralarda beklendiğimizin farkındamıydık? Yoksa cemaatçilik,
gurupçuluk yada hizipçilik bizi komayamı sokmuştu! Yahud deve kuşu
misali kafalar kumda etrafımızı göremeyecek haldemiydik.....
Bu düşünceler içerisinde kalacağımız mekana vardık. 3-4 günlük
yolculuktan sonra ilk defa yataklarda yatacaktık. Bununda bir nimet olduğunu
o zaman iyice anlamıştık. Ertesi gün ziyaret hedefimiz, maddi ve
manevi köprüler şehri olan Mostardı.
Bize arkadaşlık etmek üzere anlaştığımız türkce bilen bir bosnalı
talebeyle Mostara vardık.

İki kutup insan iki farklı yapıya sahip bu
istisnai şehir Osmanlı hatıralarıyla dopdoluydu. Her tarafta cami
vardı. Artık camileri gezmek yerine en meşhurlarını ziyaret ederek
diğerlerini başka zamana tehir ediyorduk. Mostar aradaki köprünün
bombalanması ve en yüksek tepeden keskin nişancıların müslüman çocukları
avlaması, bu yetmiyormuşcasına o tepeye kutsal tepe diyerek büyük
bir haç dikmeleri tarihin kara sayfasına eklenmişti.

Bu halde dahi
inanan insanlarda tükenmek bilmeyen bir tebessüm vardı. Almanca bilen
müezzin bize hem caminin özelliklerini hemde babasının imamlık
yaparken öldürüldüğünü anlatmıştı.
Gözlerinde intikam ışınları
yerine derin bir tebessüm vardı. Babam vazifesini yaptı ve şehid
oldu, sıra bizde. Bizde üzerimize düşen vazifeyi yapmakla
sorumluyuz.Babamın mezarının karşı tarafta olmasınada üzülmüyorum.
Beni üzen tek şey annemin babamın mezarını ziyarete giderken rahatsız
edilmesi ve oraya gitme cesaretinin azalması
diyordu. Sızlanma yerine üzerine düşen vazifeyle ilgilenen müezzin,
bizlere güzel bir ders verdi. Mostarın arasındaki köprünün eskisi
gibi yapılmasına rağmen hırvat tarafı olanca kini ile yıktığı
manevi köprüyü tamir etmemekte ısrarlı olduğu, Hırvat tarafının
diyalog yanlı tutum sergilememesinden anlaşılıyordu.
Kafalarımız karışık kara kara düşünerek bu garip şehri terkettik!
Acaba birgün farklı dinlerden olan insanların bir arada yaşayabileceği
adaleti sağlayacak bir hükümete tarih şahid olacakmıydı?
Yolumuz yine Saraybosnadaydı. Yollar bal satan çocuklarla doluydu. Arabamızı
durdurup utangaçlıktan yüzleri kızaran çocuklardan bal aldık. Yol
boyuncada namazlarımızı parklarda değil yol üzerlerine serpiştirilmiş
camilerin herhangi birinde kılıyorduk, nihayet
Saraybosnaya geri gelmiştik. Fakat evdeki hesap çarşıya uymamıştı.
İkindi vakti gelmeyi planlarken yatsı namazının farzına zor yetişmiştik.
Ne Saraybosnayı gezme planımız nede İlk geldiğimizde tevafuk eseri
tanıştığımız Aydınlı gazeteci ile yaptığımız randevu bu güne
sığmadı. Artık ertesi gün sabah namazından sonra tehir edilen proğram
gerçekleştirilecekti.
Cuma sabahı kaldığımız pansiyondan eşyalarımızı arabaya yerleştirip
Saraybosnada gezmediğimiz yerleri gezmek için arabamızı çalıştırdık.

Nihayet başçarşıda alışverişimizi yaptıktan sonra arabayla savaşın
olduğu yerleri Ali izzet Begovicin kaldığı mezarlığı ziyaret ve
Saraybosnanın tepelerinden şehri seyrettik. Osmanlının kurmuş olduğu
bu şehir taa tepelerine kadar çeşmelerle donatılılmıştı. İnsanlığa
hizmette sınır tanımayan osmanlıyı hayırla yad ettik.
Aşağı indiğimizde herkesin Cuma telaşı içinde olduğunu park bulmanın
imkansızlığını yaşadık. Şehri birkaç tur attıktan sonra
nihayet trafiğe engel olmayacak şekilde arabamızı yasak bir yere
park ettik. Cuma namazı yaklaşmaktaydı Bosnalı kardeşimizle buluşacağımız
Hüsrevbey camiine gittik.

Hertaraf insan kaynıyodu şadırvan
abdest
alanlara sürekli su yetiştirmek için elinden geleni yaparken, caminin
dış avlusu sergisini getiren müslümanlara bağrını açıyordu.
Sanki osmanlı dirilmiş hutbeye çıkması için islamın halifesini bekliyordu.Bu coşku ve heyecan içinde Cuma namazını eda etmiştik.
İtalyayı terketmek için beni sıkıştıran gençler şimdide ne olur
birazdaha kalalım, buraları hemen terk etmeyelim diye sızlanıyorlardı.
Kalplerindeki iman tezahürlerinin bir nişanesiydi bu serzeniş.İçimden
ya Rab bu gençleri islama hadim eyle, cennete giden yolun önünde
engel bırakma, diye dua ediyordum. Yalvarmalar ve her dakika fikrimin
değişip değişmediğini soran gençler proğramımızda aksaklık
olmayacağını anlayınca yetimler gibi mahsunlaşmışlardı!.
Cumadan sonra Aydınlı Muhabirin yanına vedalaşmak için uğradığımda
benimle tanıştırmak istediği Süleyman Efendiye bağlı kardeşlerimle
tanışıp yaptıkları hizmet hakkında bilgi aldım. Fazla zaman ayıramayıp
muhabir kardeşimizin 3 yılın üzerindeki muhasarada neler çektiğini
dinleyemedim, ama artık bir bosnalı olmuştu O. Açmış olduğu döner
dükkanıyla hem geçimini temin ediyor hemde gelen giden müslümanlara
selam verip yardımcı oluyordu. Bizde adresini ve telefonunu not ederek
bir sonraki seferde hatıralarını dinlemek üzere anlaştık.
Hüzünlü ayrılık zamanı gelmişti gözlerimiz arkaya baka baka yanımıza
aldığımız bize Banjalukaya kadar yol arkadaşlığı yapacak bosnalı
kardeşimizle yola koyulduk.
İlk uğrak yerimiz Travnik olacaktı. Artık dönüş başlamıştı. Şehid
kanlarının henüz kurumadığı o topraklardan ayrılmak! Ezan
seslerinden camiyi dolduran müslümanlardan ayrılmak ağırdı. Kader
dedik bir daha gelme niyetiyle Travnik cihetine yolculuğa devam ettik.
Travniğe vardığımızda ikindi vaktine az kalmıştı, Osmanlı
camilerinden birinin önünde durarak şadırvanda namaz hazırlığı
yapıp namazımızı cemaatle eda ettik.
Şimdi proğramımızda Adiloviçle
gezerken tesbit ettiğimiz lokantada kendimize balık ziyafeti çekmekti!
Su seslerinin eşliğinde tadını unutamıyacağımız balık ziyafetini gerçekleştirip
Zenikaya akşam namazını kılmaya gittik.
Şehir merkezine girerek camilerden birini tercih ettik, eski mimarisi
ile tarihe şahid o camilerde secde bir başkaydı. Akşam namazı olmasına
rağmen camiyi dolduran müslümanların arasında adeta kaybolmuştuk.
Namazdan sonra son alışverişimizi yapıp Senad kardeşin dondurma
ziyafetine iştirak ederek şehirden ayrıldık.
Bu arada Senad kardeşimizle artık dost olmaya karar vermiştik. Hayatında
ilk defa böyle istisnai gün yaşadığını söyleyerek Allah (C.C.)
ya hamd ediyordu. Bu coşkulu yolculuğu evlerinde kahve ikram ederek
nihayetlendirmek isteyişine olumlu cevap vermiştik. Zaten ara ara
annesinin meraklanmaması için telefon açıyordu, bende şaka olarak
telefonla söyle kahveleri hazırlasınlarda vakit kaybetmiyelim
diyordum. Oda eğer hazırlamazlarsa ben size hazırlarım diyordu.
Köylerine yaklaştıkça küçüklük hatıralarını ve savaşta başlarına
gelenleri anlatmaya başladı. Bir gecede halkını silahlandıran sırpların
müslüman halkı nasıl katlettiklerini, dedesi ve nenesini hızlı yürümüyorlar
diye yolun ortasında şehid etmelerini. Birçok akrabasının
bilinmeyen yerlere götürülüp haber alınamadığını anlattı. Sırp
canilerinin zulümlerine şahid olan Senad kardeşin hatıralar dolu köyüne
nihayet varmış evlerinin önünde arabamızı park etmiştik. Kısa
bir aradan sonra evlerine çağrıldık, ihtiyar ama dimdik ayakta duran
teyze ve amca bize buyurun diyorlardı son kişinin yerini alana kadar
buyurun sesleri kesintisiz devam etti.
Yüzleri sanki bir tebessüm abidesiydi. Gözlerinden ışıldayan
memnuniyet nurları, evi manen aydınlatacak kadardı. Bu ortam bu sıcaklık
bizi adeta büyülemişti. Bir kahve için girdiğimiz bu ev bizi çabuk
göndermeyeceğe benziyordu. Kısa bir istişareden sonra kahveyi
namazdan sonra içmeye karar verdik. Abdestler
alınırken öbür yandan seccadeler seriliyor yaşlı amcamız
hepimize birer takke giydiriyordu. Bu arada hareketleriyle birşeyler
ikram edememenin sıkıntısını çeken teyzemizde oğlunu sıkıştırıp
bizim herhangi birşey içip içmeyeceğimizi soruyordu. Kahve ile
kurtulamıyacağımız yavaş yavaş anlaşılmaktaydı! Nihayet namazımızı cemaatle kıldıktan sonra ardı arkası
kesilmeyen birbirinden güzel yiyecekler masayı doldurmuştu, artık
gecenin yarısında dengeli beslenme kurallarını terkederek
ikramlardan doyasıya yedik. O mütevazi ailenin kalbimizde bıraktığı
izler inanıyorumki hiçkimsede silinmiyecekti!... Bütün ısrarlara rağmen
kalma tekliflerini mazeret sunarak olumsuz bırakarak en sevdiğimiz
akrabalarımızdan ayrılıyor gibi vedalaşıp ALLAHA EMANET sözüyle
bosnayı bosnalıları terkettik....
Bosnada en çok dikkatimi çeken şeylerden biride ALLAHA EMANET sözünden
sonra selamın çok yaygın olmasıydı. Hatta namazdan sonra dahi
herkes kalkıp birbirine selam veriyor, sanki 100 yıldır unutturulmak
istenen selamın hasretini gideriyorlardı.
İlk vardığımızda müslüman kadınların şiarı olan tesettür bosnada
yaygın olmadığı için alışveriş yaparken
bayanlara selam vermekten çekiniyorduk! Ama kominizmin bütün
islami değerleri unutturduğu o bacılarımız, Allahın selamını
esirgemeyip hemde geciktirmeden kendileri veriyorlardı! Bu hal Bosnayı
terkedene kadar devam etti. Almanyaya geldiğimde aynı selamı tesettürüyle
tezgahtarlık yapan birine verdiğimde karşılığında merhabalar
duyunca soğuk suda duş almış gibi irkilmiştim. Bir tarafta kominizm baskısı
altında ezilen halkın dirilişi, öbür tarafta demokrasinin başıboşluğunda
kaybolan değerlerimiz..... Ne diyelim imtihan dünyasındayız. Zaman ve mekan bizim tercihimize bırakılmadığına göre
imtihanı kazanmaktan başka yol gözükmemektedir.
Bosnadan sonra uğramak ve görmek istediğimiz yer Zagreb camisiydi.
Hırvatistan 20.08.05
Sabah geldiğimizde cami farklı bir mimarisi ile bizi karşıladı.
Bu
yerin etrafı Romadaki gibi kale duvarıyla çevrilmeyip büyük bir
arazinin içinde durmaktaydı. Hayretler içerisinde alışılmamış
mimari tarzını doya doya inceledikten sonra kısa bir şehir turu yapıp
son durağımız Viyanaya gitmek için yola çıktık.
Avusturya 20.08.05
2 kez kuşatılmasına rağmen müslümanlara yar olmayan Viyanaya varmıştık.
Bu yer artık gençleri iyice sıkmıştı. Tek istekleri vardı oda bu
şehri gezmeden Bosnadaki heyecanla evlerine dönmekti. Nihayet çeşitli
yerlerde çektirdiğimiz resimler dahi boşu boşuna çekilmiş! Çünkü
Fotoğraf makinasına kart yerleştirilmemişti! Orada gezdiğimiz türk
caddesi Kral Faysalın yaptırdığı cami, türklerin yenilmesine sebep
olan Polen ve Alman güçlerinin geldiği tepe yüzümüze manalı manalı
bakarak sanki birşeyler söylemek istiyordu! Acaba Bosnalı’nın sıkılıp
ezilmeden biz türkleri 2. kez bekliyoruz demesinin ardından, Viyanada
türkleri 3. kezmi karşılamak istiyordu?
Ne diyelim, dedelerimiz galip bir eda ile gelip giremediği bu
topraklarda mağlup ve mahcubiyet içerisinde
dolanmaktaydık. İlahi kelamın sınır ötesine götürülmesi
için bütün gücünü kullanan ecdad, Viyanada takılmıştır.
Torunları ise artık bütün gücünü kullanıp Avrupaya sürünerekte
olsa gelmeyi başarmıştır! Arada gaye farkı olsada....
Son duam
Ya rab bizleri İslamın hakikatını dedelerimizin bıraktığı yerden
devam edenlerden eyle. (Amin)
Kısa zamanda 5500 kilometrelik yolu
tamamlarken öbür gezinin nereye olacağı sorusunu cevaplamaya çalışarak
talebelerimizi evlerine teslim ettik..... Bakalım Allah (cc) bizlere
daha nereleri gösterecek.
|